12 Ekim 2011 Çarşamba

Evrimin Son Halkası: Bir Zamanlar Anadolu'da


Nuri Bilge Ceylan sinemasını Anadolu’dan büyük şehre statü atlamaya gelmiş bir genç kıza benzetiyorum. Evrimleri de aynı paralellikte gelişti zaten.  Entarisi ala benzeyen dünyalar güzeli genç kızımız ‘Uzak’ zamanla kozmetik sektöründeki tüm terimleri ihtiva eden bir kelime dağarcığına sahip olarak her filmle bir kat daha makyaj sürüp daha bir görselleşti. 


Üç Maymun’a dönüştüğünde ise tanınmayacak bir haldeydi.
Artık güzel değildi.
Nuri bilge ceylan sineması artık güzel değil çekiciydi ve çekici olmayı çok iyi biliyordu. Artık kendisine bakan ilgili gözleri görünce utanıp kızaran bir genç kız değildi. 
                                                                                                                                                                  

Düne kadar Nuri Bilge Ceylan benim için ‘Uzak’tı. Uzak’tan sonra yavaştan şekilci ve makyajlı bir sinemaya doğru evrilmişti. Tabii ki benim için plan çöplüğü haline gelmiş sinemamızda hala iyi ve saygın bir yere sahip iyi bir yönetmendi ve iyi filmler yapıyordu ama Uzak gibi iyi filmler yapmıyordu. 

Uzak’ın doğal bir temeli olan basit bir hikayesi ve doğal bir çekim tekniği vardı ve oyunculuklar başka bir alternatif olmaksızın doğaldı çünkü oyuncular oyuncu değildi.
Bu durum olabildiğine samimi bir hava verir filme. Bunu iyi biliyorum zira kendim de oyunculuktan bihaber bir insanken 35 mm kameranın önüne atılıvermiştim. O psikolojide nasıl duygularla oynandığını iyi bilirim.

Aradaki filmleri geçerek Uzak ile Üç Maymun’u karşılaştıralım. Nuri Bilge Ceylan sinemasında Uzak kaşlarını almayı gerek görmeyen güzel bir kadınken, Üç Maymun cinselliğini keşfetmiş ve bunu kullanmayı öğrenmiş olabildiğine makyajlı bir metropol kadınına dönüşmüştü. Bunu hem içerik hem de görsel anlamda söylüyorum.


Benim için tarihe mal olmuş bütün filmlerin veya başka bir ifadeyle kendimce üst bir noktaya koyduğum filmlerin ortak noktası belirli bir dinginliğe, akıcılığa sahip olmasıdır. Dikkat ! burda dinginlik kelimesine boyundan aşkın bir anlam yüklüyorum mazur görün.


Klasik terimlerle ifade edersek ‘hızlı’ filmler de kendi temposu içinde belirli bir dinginliğe sahip olabilir yavaş filmler için açıklama gereği duymuyorum tabii.
Her iyi filmde bunu hissedersiniz. Bunu yanlış anlayıp iyi filmin iyi film olma sebebi olarak gördüğü aksiyonsuz ve uzun planları sadece bu özellikleriyle filmlerine katıp alkış bekleyen yönetmenler de var ama onlar konu dışı.


Konumuz Nuri Bilge Ceylan ve kendisi Üç maymunda o sınıra yaklaşmıştı bence.
Bir Zamanlar Anadolu’da ile Nuri Bilge Ceylan sinemasınını makyajlarını siliyor. Genç kızımız bohem bir hayattan sıkılmış ve özüne dönüyor gibi. Üstelik bunu yaparken eleğini elemiş, geçirdiği evrimin öğrettikleriyle ayrı bir dinginlik ve erdeme sahip olmuş gibi. 


Filmde bir Nuri Bilge Ceylan filminden beklenmeyecek kadar çok diyalog var. Ama bu hiç şaşırtıcı olmuyor bu tür sinemaya vakıf olanlar için. Bazen söylenmesi zor bir şeyi birine anlatamazsınız. Kelimeler asıl söylenmesi gerekenlerin etrafında dönüp dolaşır. Bir türlü ağzınızdan çıkamaz. Konuya giremezsiniz. Dolanıp durursunuz konunun etrafında.


İşte Bir Zamanlar Anadolu’da böyle bir hissiyatın içinde film boyunca.  Herkes konuşuyor. Arada bir asıl hikayenin bahsi geçiyor ama bir türlü 3 cümleyle anlatılabilecek basit bir hikaye çözülemiyor seyirci tarafından.
Bunu en çok da Yılmaz Erdoğan’ın sahnelerinde görüyoruz. Bahsi geçmişken. Neşeli Hayat filminde oyunculuğuna hayran kaldığım Yılmaz Erdoğan burda da çok çok iyi.



Sürekli bir halde anlatamamanın pençesinde kıvranıyor film. Bilinçli bir tercih bu ve tam kıvamında kullanılmış. Evet başka bir yönetmen üç sahneyle anlatabilirdi bu hikayeyi.  Ama bu film kendi asıl hikayesini anlatamamayı, anlatamazken başka şeyleri anlatmayı tercih etmiş.
hal böyleyken bir türlü bilgi alamadığımız konuşulmayan esas konu daha çok merak edilir hale geliyor. mini etekli bir kadının bikinili bir kadından daha fazla merak uyandırması gibi. libidomuzla oynuyor Nuri Bilge Ceylan...

Karakterleri teker teker öğreniyoruz bu sayede. Her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şey anlatamayan yığınla filmden sonra hiçbir şeyi anlatamazken birçok şeyi anlatan bir film olmuş Türk sineması için. Her sene sadece birkaç kez karşılaşabildiğimiz bir olay bu.


Demem o ki Bir Zamanlar Anadolu’da Nuri Bilge Ceylan sineması içinde bir geri dönüş sayılabilir. Post- modern dünyayı arzulayıp elde eden genç bir kızın köyüne daha olgun bir kadın olarak dönüşünü izledim dün ve çok sevdim bu dönüşü zira yüzüne gözüne makyajı bulaştırmadan silebilmiş.

21 Ağustos 2011 Pazar

Bir jenerasyonun tecavüzüne uğrayan güzel filmler

Bahtsız filmlerdir aga.
En büyük bahtsızlıkları bir embesili etkileyecek hikaye anlatımını olması bunların.
Mesela Nostalghia da iyi bir filmdir Fight Club da ama birincisinde bir embesili etkileyecek bir şey yoktur.
İkincisinde vardır. Bu yüzden Fight Club kaybedilmiş bir cephedir. Nostalghia hala elimizde.
Sağolsunlar Nostalghia'ya bulaşmazlar.


Fight Club koca bir ergen jenerasyonu tarafından piç edildi. Tecavüze uğradı.
İşi gücü film olan işinin ehli insanlar sırf bu jenerasyon yüzünden Fight Club konuşamadı.
Ondan örnek veremedi.
Bir ortamda bahsedilirken "hmmm evet güzel film" demekten başka çareleri yoktu. heyecanla anlatmaya başlayınca  onlardan biri gibi görünebilirdi çünkü. Lanetli bir konu gibi uzak durmaya çalıştı.
Keza V For Vendetta da tatlı su anarşizminin kalesi haline getirildi.


Telefon açıp baba para lazım ya kirayı vercem demeden 10 dakika önce bu filmi konuşan liseli artığı yeni üniversiteli bir genç kapitalizmin dibinde kıçına sistematik şaplaklar yiyip fink atarken "v for vendetta abi yeaaa" deyip salak bir kızı etkilemeye çalışıyordu. Filmin söylemeye çalıştığı, kin kustuğu her şeyi yaşarken filmi övüyordu. filmin yerdiği her şeyin dibine batmış bir halde onlardan olmaduığını sanıyordu.
İki sene sonra bu ergen artığı "parası iyi aga" deyip bir şirkette pazar günleri dahil olmak üzere gece mesailerine kalıp audit yapacak. Biliyorum.
Halen salak bir kız bulabilirse V For Vendetta anaşrizmiyle hatun götürmeye, sosyalleşmeye çalışacak.
işte güzel bir filmin sistematik tecavüzü... Adamın kendi terminolojisiyle yazdım.

Çok şükür Matrix üçlemesi biraz yırttı bu embesillerden ama.
Temiz kaldı biraz. Sağolsunlar.

Godfather üçlemesi ise sadece küçük Polat Alemdarlar tarafından ele geçirildi. Onlar da hızla unuttu.
Sağolsunlar. O da bizde henüz. Müsterih olunuz.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Madonna Fetişizmi

Yok, yok başlığın gereksiz göründüğüne bakmayın beynimi meşgul eden bir konu bu.
Olay daha geniş aslında sadece Madonna değil.
Aynı kategoriye Ajda Pekkan da giriyor. Kıyısından köşesinden Hande Yener de. Ne alaka diyeceksiniz. bi dinleyin azizim.


Ben bugüne kadar `Madonna’yı beğenmeyen, hayran olmayan bir genç kız görmedim. aynı şey `Ajda Pekkan` için de geçerli.
Ajda Pekkan, normal şartlarda yanındaki kıza ayak uydurup yavşayan bir erkek dışında hiç bir adama pek fazla şey ifade etmez. En fazla bir kaç şarkısını seviyordur o kadar.
Ama
Genç kızlar için durum farklıdır. İdoldür Madonna, Ajda Pekkan onlar için.
Neden peki?
Madonna kadındır çünkü. Her kadın da kadın olmaya çalışır.

Hayır saçmalamıyorum.

Kadınsı olmak zordur çünkü.
Kadınlar için bile zordur. Madonna kadın teriminin ete kemiğe bürünmüş halidir onlar için. Üstelik yaşını başını almış ve hala seksi olabilen bir kadındır.
O genç haliyle bile bir erkeğe hissettiremediği kadınlığına bakıp Madonna’ya bakar kızımız. Onun yaşına geldiğinde onun gibi olmak ister. 45 yaşındayken bile kendini arzulattıran Madonna’ya öykünür.

Arzu edilme isteği fenadır azizim. Hele kadınlarda.

Kadın istenmek ister. Yaşı kaç olursa olsun güzel olmak ve arzulanmak.
Madonna ona göre bunu başarmış bir kişidir. Ajda Pekkan bu durumun nirvanasıdır işte. onun yaşındayken onun gibi olabilmek ister.

"kolay mı şekerim o yaşta bu vücuda sahip olmak?"

Acıklı değil mi?
Genç bir kızken kadınlığını istediği gibi yaşayamayan kişi kırkında Madonna gibi yetmişinde Ajda Pekkan gibi olmak ister.
o zamanın güzelliğinin derdine düşer de içinde bulunduğu zaman bakmaz.
Gençliğinin verdiği cazibeyi hissetmez de yaşlılığından korkar.
Kırk yaşına gelince güzelliğinin derdine düşeceğin kesin. Lakin zamın geldiğinde ben o güzellik hazır varken ne yaptım demez misin?
Bunu diyeceğini kestiremiyor musun?
O zaman da şimdiki haline öyküneceğini bilmiyor musun?
Yazık çok yazık...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dizi cephesinde yeni bir şey yok

Kahramanımız kendi halinde, bir lisede kimya öğretmenliği yapan bir aile babasıyken kanser olacağını öğrenip uyuşturucu üreterek ailesine son bir güzellik yapma amacıyla dark side’a geçer. Zaman geçer ve 36. bölüm başlar. 
Kahramanımız laboratuvarında kristal metamfetamin üretimi yapmaktadır.
Bölümün başında laboratuvarda bir sinek olduğunun farkına varır ve bu bölüm boyunca kahramanımız bu sineği ortadan kaldırmaya çalışır.
Dizinin gidişatıyla ilgili hiçbir şey olmaz. Mekan değişmez.
43 dakika boyunca bir laboratuvarda geçer bölüm ama sürekli olarak önceki bölümlerle karakterlerle ilgili imalar ve göndermeler izleriz.
Bölüm bittiğinde hikâyede bir ilerleme olmamıştır ama bugüne kadar yaptıklarını, tepkilerini daha önemlisi adamın kendisini o kadar iyi anlarsınız ki bir sonraki bölüm ne olacak dürtüsü oluşmaz bile sizde.


 Breaking Bad

Az önce bahsettiğim dizi gelmiş geçmiş en iyi dizlerden Breaking Bad. Anlatma sebebim ise memleketimin hilkat garibesi birçok dizisinin arkasına sığındığı ucuz bahaneleri. 
 Geri dönüp bahsettiklerimi herhangi bir Türk dizisine monte etmeye çalışın. Tahayyülünüz bittiğinde diziyi rafa kaldırmamışsanız Türk dizisi izleyicisi değilsiniz demektir ki bu iyi bir şey. 

Bir Türk dizisinde ne ‘iyi’ bir insanken ‘kötülüğü’ seçip uyuşturucu üreticisine dönüşen bir dizi kahramanı olabilir ne de neredeyse olay örgüsünün olmadığı bir bölüm.  Genel geçer  yakışıklılık – güzellik zorunluluğuna hiç girmiyorum bile.

İyi kurgulanmış bir hikayede kötü olanın kötü olmasını sebepleri, kurulmuş hayali dünyada kendisinin bir aidiyeti vardır. Mesela hikâyede sürekli gördüğümüz bir karakterin bir kereliğine bile olsa karşılaştığı bir kötü adamın onu daha önce görmediğimiz zamanlarda ve daha sonra göremeyeceğimiz zamanlarda da var olduğunu hissederiz.
Varoluş sebebi karakterimizin onunla karşılaşmış olması değildir. Bizim dizilerimizde ise bildiğimiz bir karakterin belirli bir yönüne vurgu yapmak için varolur bu kötü karakter. O kadar özensiz yaratılmıştır ki karakterimizden önce var olmadığını biliriz. Karakterimizle olan sahnesi bitince de üflenmiş bir mum gibi yok olacağını da. 

Yaratıcılık yoksunluğu varsa kahramanlar yaratılırken özensizlik ve basitlik ortaya çıkar. Söz gelimi kahramanın beyaz olduğunu belli etmek için yanına siyah olan birkaç anti-kahraman koyulur ve çoğu zaman bunun bir alt-metni yoktur. Anti-kahraman derken lütfen Taxi Driver gibi filmleri düşünmeyin bahsettiğim klişe, ucuz karakterler.
Bizim sektörde sıklıkla bazı dizilerin çok izlenme sebepleri izleyicilerin karakterlerde kendilerini bulmalarıyla örtüştürülür. Ben buna katılmıyorum. Hatta ezici çoğunlukla dizilerimiz sürreal karakterler barındırır. 

Kimse kendisini bir karakterin yüceltilmesi için anti-kahraman haline getirilmiş bir karaktere benzetmeyeceği için geriye tek bir seçenek kalıyor. Arzu nesnesi veya yüce bir varlık haline getirilmiş bir karaktere öykünme. Yani sakin olun şampiyonlar… İnsanlar dizilerde kendilerini bulmuyor. Olmak istedikleri ama asla olamayacakları karakterler buluyor genelde. Gerçek olamayacak karakterler yaratılıyor çünkü. 

Dizileri bitmiş birer ürün olarak karşılaştırmış oldum. Yapım aşamasına bakarsak işler değişiyor tabii. Örneğin çok kaliteli yeni bir dizi başladı Amerikan AMC kanalında. İsmi The Killing. 

 The Killing

 Danimarka yapımı bir dizinin Amerikan versiyonu. Dizinin bir sezonu 13 bölümden oluşuyor. Ve bu 13 bölüm tamamen çekilip bittikten sonra sırayla yayınlanıyor.
Senaryo kurgusu önceden belli olduğu için dizide hiçbir mantık hatası, sizi ekrandan soyutlayacak bir kopukluk olmuyor. Dizi gayet yavaş ilerlemesine rağmen ve hiç aksiyon etkeni bulunmamasına rağmen inanılmaz akıcı ve heyecan dolu ilerliyor. Bunun en büyük sebebi senaryonun tamamının bittikten sonra çekilmiş olması.
Hal böyleyken tüm yapım ekibi yeterli bir süreye sahipken uygun koşullarda üretim yapmış oluyor.

Bizde ise dizinin başlama zamanları dışında genelde bir hafta içinde senaryolar yazılır ve ekip sonraki bir hafta içinde herşeyi tamamlamak zorundadır. Ne yönetmen bir hafta içinde yeteneğini tam olarak kullanabilir ne yapımcı ne teknik ekip ne de oyuncu. 

Sinemayı yedinci sanat olarak alırsak ortaya çıkan şey tam olarak bir hilkat garibesi. Sanat hiç değil. 

Kısa sürede izlenebilirliği kolay kılan formüller geliştirilmiştir bu yüzden. 
İzleyicilerin birbirine benzemekle şikayet edip durduğu ama yine de ısrarla izlediği dizilerin benzeşme sebebi de budur. hikayeler tamamen farklı gibi görünsede bir süre sonra bazı iyi istisnalar dışında tüm diziler aynı yola girip benzer bir şekilde ilerliyor değil mi?

Bunun sebebi işte bu bahsettiğim formüllerdir. Nasıl belirli matemeatik soruları belirli formüllerle çözülüyorsa diziler de belirli formüller üzerinden ilerliyor.

Yıllar önce bir film izlemiştim ismi Fanny and Alexandr. İngmar Bergman’ın tam hatırlamamakla beraber 4-5 saatlik bir filmiydi. Sonradan onun Danimarka devlet televizyonu için çekilmiş bir mini dizi olduğunu öğrenince şok olmuştum. Sinema dünyasında çok önemli bir yeri var bu filmin ve bu film televizyon izleyicisi için yapılmıştı. Şahsen anneme böyle bir diziyi izletsem 5 dakika içinde televizyonu kapatır lakin bazen kaliteli yapımları izlemez dediğimiz halkın önüne koyup beklemeliyiz. 
Durum böyleyken Amerikalı yapımcıların tekrar çevrimini yapacakları dizi tabii ki Türkiye’den olmaz Danimarka’dan olur.

Siz sormadan ben söyleyeyim. Hayır ekmek yediğim çanağa tükürmüyorum. Bir gün yönetmen veya yapımcı olursam ve bu eleştirdiklerimi ben de yaparsam tükürmüş olurum.  Şimdilik içinde olduğum sistemin yanlışlarını ve eksiklerini yakından görme şansım var ve bunları söyleme zorunluluğu hissedip söylüyorum.